12 Ağustos 2014 Salı

N.'nin Hikayesi

Dünya masallardan ibaret zannettiğimiz bir ütopyaydı o zamanlar ve biz - henüz - günahsız çocuklardık.


Üniversite de okuduğum yıllarda tanışmıştık N. ile. Nasıl tanıştım, uzunca bir zaman hayat ağacımın hangi dalında bir yapraktan ibaretti hatırlamıyorum; sanki hepsi flu.
Üniversite bitince ara ara yine görüşüyorduk. Neden bilmiyorum bu görüşmeler bir süre sonra -internetin de hayatımızda yer kaplamasıyla- artmaya başladı. 
Aslında sıra dışı bir durum yoktu konuşuyorduk, tartışıyor, gülüyor ve tekrar konuşuyorduk.
Aramızda bir yakınlaşma, çekim, arzu vs yoktu. İkimizinde farklı insanlarla ilişkisi vardı; sonra hepsi yandı, bitti, kül oldu. 
İkimizinde morallerimizin bozuk olduğu bir döneme denk gelmiştik. Bir araya geldik, konuştuk, konuştuk ve konuştuk.
Biraz şarapta eşlik etti bize ve içki - tüm kötülüklerin olmasa da - sanırım bazı kötülüklere annelik etmeyi vazife edinmişti.



Bir bakış, bir ten çekimi, bir gülümseme ve biraz gece...
İki terli beden, titrek sesler ve biraz tırnak izi.

Pişmanlık...

Sabah uyandığımda hayatımda hissettiğim en şiddetli kusma isteği sardı bünyemi. "Neden" sorularından ibaret oldu dünya.
Sonrası, sonrası yok.
Herkes kendi limanına yol aldı seferinde. Geride biraz dalga, biraz dümen suyunun izleri.
Her hikayenin büyük kahramanları, sayfalar dolusu  maceraları yoktu işte. Kısa, kısacık ama derin bırakılan bir iz.


10 Ağustos 2014 Pazar

İki

İki yıl...
Bir insan ömrü için kısa belki,
Bir kelebeğe göre asırlar demek.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Ramazan Bayramı vs. Kazım Kartal

Long long time ago, i can still remember
VHS kasetleri bilen bir kuşağın neferleriydik biz ve Alman ırkının biyolojisini iyi bilirdik. Ergenliğin etrafımızı çepeçevre sardığı zamanlarda tanıştık erotik film oynatan sinemalarla: "İki film birden".



Bir Ramazan Bayramıydı...
6 arkadaş -nasıl bir halet-i ruhiyeyse artık- erotik filmle coşmak istedik. Malum Ramazandan yeni çıkmıştık, seks hayatımıza(!) özgürlük geri gelmişti ve hormonlarımız bayramı bayram tadından öte yaşamamızı öğütlüyordu bize.
Herşey ani gelişti, paralar denkleştirildi. Tam bir saat önceden, yaş sorgulamasına takılmaksızın daldık sinemaya. Keskin bir rutubet kokusu eşliğinde, sinemanın zayıf ışıklarında kendimize perdeyi en etkin görebileceğimiz yerleri seçmeye çalıştık. Allahtan görevlinin elindeki feneri yardımıyla kıçımıza ıslaklık(!) bulaşmadan oturduk ve beklemeye başladık. Altıyken 10 olduk, sonra 20, 100 ve tüm koltuklar doldu. Abaza erkek güruh akını bununla son buldu mu; tabii ki hayır.
Akın akın erkek yağıyordu içeriye. Ara kısımlardaki merdivenler bile doldu. Hatta bir götlük yer açılsın diye rica eder oldu bazı abiler. 


Bizde isterdik böyle salonlarda izleyelim filmleri. Olmadı, olamadı.

Saat 14:00 olduğu anda gong çaldı. Yok be ne gongu, aniden ışıklar söndü ve salonda bir anda toplu fermuar açılışı sesi duyuldu. Aklına hemen fesatlık gelmesin sayın okuyucu, benim kotum düğmeliydi :)
Filmde büyük aktör, erotik filmlerin en bilindik neferlerinden Kazım Kartal abimiz başrolü kapmıştı. Filmin konusuna gelince... Tutan tuttuğunu tuttuğu yerde. Öhmmm. Yahu erotik filmde ne konusu bekliyordunuz ki ?
Ama filmde ters giden bir şeyler vardı. Onca hatunu zevkten dört köşe yapan Kazım abi ne olursa olsun soyunmuyordu. Sanki sinemadakilere nazire yaparcasına sadece fermuarını açıyor, kıçını kameraya dönüp kalçalarını ileri geri hareket ettiriyordu.



Kazım abinin kıçı hareketle birlikte bir büyüyor bir küçülüyordu. Filmin ilk yarım saati dolduğundan salondan ciddi homurdanmalar yükselmeye başlamıştı: "Soyunsana amk çocuğu".
Elem ve kederle dinliyordum konuşmaları, adam sanat icra ederken, tey teeeey.
Velhasıl filmin son kısmında asıl kız ve Kazım abi bir oda da karşılaştılar. Sanki rejisör olabilecek homurdanmaları senaryo zamanından farketmiş ve finali buna göre tasarlamıştı. Kazım abinin önce atkısı çıktı. Derken kaban, kazak, ayakkabı, çorap, pantolon, atlet, don...
Salondan alkış ve ıslık sesleri eşliğinde "Bravoooo"lar yükseldi. Fermuar civarında dolaşan eller şimdi Kazım abinin ritmik hareketlerine uyumlu bir şekilde "Yine de şahlanıyor aman, kolbaşının yandımda kıratı" türküsüne nispet yaparcasına bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu...  
Netice de;
Sahnenin sonunda Kazım abinin yüzünde bir gülümseme, salondakilerin yüzünde bir gülümseme ve ıslak merdivenler...

Neyse ki o zamanlar 3d sinemalar yoktu

Bugün...
Kazım Kartal artık yok(Biyografisi için bknz: Kazım Kartal).
Post da bahsi geçen sinema artık yok.
VHS kasetler artık yok.

Her Ramazan Bayramında buruk bir sevinçle Kazım abiyi yadeden altı delikanlıdan ibaret dünya...

4 Temmuz 2014 Cuma

Güzelleme(!)

Elim cebimde,
Ve cebim delik.
Neyim kaldı elimde,
Kendimden başka....

@PB


30 Haziran 2014 Pazartesi

Penisimi Ölçmeye Şerit Metreyle Gel Adamım

Uzuuuun zaman önce ahanda şurada yazmıştım.
Malum millet olarak erkek cinsinin penis boyu egosu.
Kafası hariç 22 cm abi, üstelik damarlı nidaları ile yeri göğü inleten yağız delikanlılarımıza ne yazık ki bir araştırmadan kötü haber var.
Elin oğlu yemeden içmeden kesilip, eline cetveli alıp milletin zikini ölçmüş.



Gerçi bunu Türkiye de nasıl yaptılar halen anlayabilmiş değilim.
Böyle bir çalışmayı bizde yapsalar olası diyalogları düşünemiyorum:

+Profesörün eline verdim lan, ehuhehuhe
+Üfle üfle, ooooh serinledi valla.
+Hocam lütfen, ben bile bu kadar kurcalamıyorum.
+Hocam benimki 12 cm olamaz. Abimin T cetveli var, dur bir koşu onu getireyim evden, tekrar ölçelim.

Velhasıl 14.11 cm penis boyu ortalaması ile Avrupa da orta sıralarda yer alırken habere yorum yapan yurdum insanının "Bizimkileri sünnetli hesaplamışlar, yanlışlık var", "Fransa'da ki Afrika göçmenleri ortalamayı yükseliyor, bunu saymayız" gibi yorumlar "Olabilir mi lan ?" sorusunu da akla getirmiyor değil.
Netice itibarı ile ziki ile övünen erkek milletinin hiçte öyle porno filmlerden fırlamışçasına üç bacaklı olmadığı, penisimizin bir ucu bucağı olduğu tescillenmiş oldu.
Vatana millete hayırlı uğurlu olsun der, bir sonraki ölçüm için bu taraflara da bekleriz :)



18 Haziran 2014 Çarşamba

Düğün Mevsimi

Herşey masamdaki ilk davetiyeyi görmemle başladı:
"Kızımız Verengül ile oğlumuz Çükkafa'nın düğün törenlerinde sizleri de aramızda görmekten büyük mutluluk duyacağız"

Anlıyorum bahar ve yaz ayları gelmiş, kanlar kaynamış, hormonlar içten içe "Seviş, seviş" diye tempo tutturmuş. İki insanın yasal sevişme iznine sahip olabilmesini sağlamak bittabi velilerin görevi.
Ve fakat ancaaaaak;
Arkadaş sevişmenize beni canlı şahit yazmanızı anlayamıyorum !

Dikkatimi çeken önemli bir konuya da kısaca değinmek isterim. Eğer davetiyeyi dağıtan kişi kızın babası ise elden vermek yerine masaya bırakmak yönünde bir tercih yapıyor. Ama davetiyeyi dağıtan erkeğin babası ise sırıta sırıta "ahanda bizim oğlanın düğün davetiyesi" diye elime tutuşturuluyor.
Komplo Teorim şu: Erkek babası "Bizim oğlan bu gece bu kıza Richter Ölçeğiyle 8.8 şiddetinde kayacak" yaklaşımıyla pis pis sırıtırken kız babasında bir ezilme duygusu var. Bu yüzden davetiyeyi masaya fırlatıp kaçıyor.
Düğünleri sevmem, sevenleri de sevmem.
Hayır bizde de Amerikanvari düğünler oldu da biz mi sevmedik ? Gelin ve damat evlilik yemini sonrasında ayakta yiyişirken biz mi alkış tutmadık ? Ama gelin görün ki bizdeki "Ankaranın Bağları" ile ortalığı hamam eğlencesine çeviren bol selülitli 60 yaş üstü teyzeleri izlemeye içim elvermiyor.



 Böyle arkadaşlar düğünlerine davet etsinler, canımı yesinler...

"X-Ray düğün salonu çiftimize mutluluklar diler" anonsu ile başlayan, piyanist şantörlerini önce odunla dövüp sonra org tuşlarını sırasıyla kıçına sokmak istediğim, düğün pastasının döner bıçağı ve palalar eşliğinde kesildiği düğünler görmek içimi karartıyor. Hadi pasta işine giriyorsunuz şunları örnek alın be !



Ancak tüm bu sıradanlığın içinde öyle birşey var ki beni benden alıyor. Çıkışta damadı -sırtını hedef almak suretiyle- yumruk manyağı yapmak. Ha fırsat elime geçtiyse tekme tokat giriyorum o hengamede bu da ayrı bir konu.

Satırlarıma burada son verirken masamdaki bir davetiye daha gözüme çarptı. 
Yine bir kız babası...

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Pardon !

Pardon !
Sizinle daha önce tanışmış mıydık ?
Öpmüş müydüm dudaklarınızı umarsızca. Kokunuzu -nefesim kesilene dek- içime çekmiş miydim ?
Gözlerinize bir göz mesafesinde yıllar yılı dalmış, ama aklıma ne renk olduklarını bir türlü getirememiş miydim ?
Pardon !
Sizinle daha önce hiç sarhoş olmuş muyduk ?
"Koo götüne" demiş miydik dünyanın ?
Şaraptan "zil" olup kahkahalar atmana, bakışlarındaki şehlalığa sayfalar dolusu kelime kurban edeceğimi söyleyip her seferinde unutmuş muydum ?
Pardon !
Sizinle daha önce hiç sevişmiş miydik ?
Sularımız karışmış mıydı ?
Hayatı unutmuş muyduk tek vücutken ?
Tenin titremiş, karnın kasılmış ve Ab-ı Hayatını bulaştırmış mıydın dudaklarıma ?
Pardon !
Yüzünüze dokunmuş muydum parmak uçlarımla ?
Gözlerin, çenen, burnun ve elmacık kemiklerin...
Aklıma kazınmış mıydı hepsi ?
Pardon !
Sizi hiç sevmiş miydim ?
Acizane, naçizane Ben gibi...

Pardon !
Sanırım sizi birisine benzettim.


22 Mayıs 2014 Perşembe

Hediye

Hediyesidir sahibesinin.
Bekler durur bir gün ellerinin terine bulaşma sevdası ile.
Ve kutlar uzaktakinin bilmem kaçıncı yaşını.
Küçük deniz kabuğu...


6 Mayıs 2014 Salı

Paradoks

Beynimi tutuşturan yangınlar ve içinden çıkılmayan paradokslar var sanki.
Kendimi ilk yalnız kaldığım halde buluyorum bazen.
Bazen ilk ağladığım.
Bazen Arçibılla ilk karşılaştığım.
Bazen kavga ettiğim, adamakıllı dayak yediğim...
En çok kıraç, tozlu ve sıcak bir coğrafya da.
Beynim yanıyor, tutuşuyor.
...
ve sonra dönüyorum yine kendime, olduğum an'a; geceye.
Göz kapaklarım uykunun emrinde ve bedenim ruhumdan bağımsız.
...
Mide bulantıları ve kusamamaklar arasında, üstüm başım olanca kir içinde.
Dönüp dolaşıp yine "kendime" geliyorum.
Paradoks;
Nefret ediyorum,
Seviyorum...